Carl Sagan’ın gözünden “Tanrı”

0
652

“Sorgulayın!”. Tüm kitaplarında, tüm konuşmalarında, şüpheci yaklaşımın önemine değinen Carl Sagan, türümüzü diğerlerinden ayıran en büyük özelliklerden birinin yaşamı sorgulaya bilme yetisine sahip oluşumuz olduğunu belirtir. Carl Sagan, Tanrı fikrine de her zaman şüpheci bir yaklaşımda bulunmuştur ve kaçınılmaz olarak Tanrı’ya dair bir kanıt bulmakta zorlanmıştır.

Peki, “Tanrı” nedir? Kimdir? Kaç yıldır orada? Madem dünyadaki tüm yaprakların düşüşünü ayrı ayrı kontrol edebilme gücüne sahip; gezegenimizde bunca kötülük olurken neden müdahale etmiyor? Bilim ilerledikçe, bilinmeyenler açığa kavuştukça Tanrı’ya düşen rol azalıyor mu?

Peki, “Gerçek” nedir? 7.5 milyar insanın da onayladığı bir şey midir Gerçek? Ya da bir insanın inandığı şey onun için en büyük “Gerçek” midir? Sanırım tüm bu sorulara en büyük cevabı bilim verecektir. Zira kanıtlarla ve deneylerle çalışan bilim, Tanrı’ya dair bugüne kadar bir kanıt, bir iz bulamamıştır, üstelik bir kanıt bulabilmek için hevesle bekleyen binlerce bilim adamı olmasına rağmen.

“Gerçek” kavramı, şüpheci sorularla ne kadar mücadele edebildiğiyle doğru orantılı olsa gerek. Carl Sagan da birçok farklı yöntemle sorgulamış, şüphe duymuş fakat Tanrı’ya dair bir kanıt bulmakta zorlanmıştır.

Carl Sagan’ın “Tanrı”ya dair görüşlerini, yaklaşımlarını, kitaplarından aklımda kalanları şöyle derledim:

***

Bana öyle geliyor ki sorunlara akıllıca bir tek yaklaşım vardır. Alacağınız cevaplardan büyük duygu yüklemesi bekliyorsak, şayet inanmaya fena halde ihtiyaç duyuyorsak ve eğer gerçeği bilmek önemliyse o takdirde kuşkucu bir incelemeyi kendimize iyice vermekten başka bir şey gerekli değildir.

Kullanılmış bir otomobil almak gibi bir şey bu. Kullanılmış otomobil alırken bir arabaya fena halde ihtiyacımız olduğunu akılda tutmak yeterli değildir. Sonuçta arabanın çalışması gerek. Kullanılmış araba satıcısının bir ahbap olması yetmez. Genellikle arabanın tekerleklerine bir iki tekme atarak gözden geçirirsiniz. , odometreye bakar, kaputu açarsınız. Otomobil motoru konusunda kendinizi uzman saymazsanız bir arkadaşınızı alırsınız yanınıza. Bütün bunları, bir otomobil satın alma gibi fazla da önemli olmayan bir iş için yapıyorsunuz. Fakat etik ve ahlak, dünyanın başlangıcı, insanoğlunun varoluş yeri, tuttuğu yol, tüm bu konular üzerinde en azından eşit derecede kuşkucu incelemelere girişmekte ısrarcı olmanız gerekli değil mi?

***

Bir sayısının sağına yirmi üç tane sıfır koymalıyız ve bizim Güneş’imiz bu sayılardan yalnızca biri. Evrendeki yerimizin ölçeğini bulmamıza yardımcı bir sayı. Ve bu müthiş sayıdaki dünyalar, evrenin müthiş engin ölçümü, kanaatimce hemen hemen hiçbir din tarafından yüzeysel olarak bile göz önünde bulundurulmamıştır.

***

Dinlerin birçoğu, tanrıların heykellerini çok kocaman yapmaya teşebbüs etmişlerdir ve bu teşebbüsün ardındaki fikir, sanırım biz insanlara, kendimizi küçük hissettirmektir. Eğer hedefleri buysa değersiz ikonalar onların olsun. Kendimizi küçük hissetmek için başımızı kaldırıp gökyüzüne bakmaktan başka bir şeye gerek yok.

***

“Peki, Tanrı’yı kim yarattı” Hemen hemen her çocuk sorar bu soruyu ve genellikle anne baba tarafından susturulur, böyle pervasızca sorular sormaması için. İyi de, evreni Tanrı’nın yarattığını söyleyip de Tanrı’nın nereden geldiğini sormamak nasıl olur? “Evren ezelden beri hep vardı” demekten nasıl daha tatmin edici olabilir?

Kendi çocuklarımıza ya da gezegenimizdeki herkesin yavrusuna bakmakta güçlü motivasyona sahipsek, bunu bize Tanrı yaptırıyor sonucu çıkmaz. Doğal seçilim yaptırıyor bunu ve hemen hemen muhakkak olarak da yaptırdı. Dahası, insanlar çevrelerindekilerin varlığına bir kere duyarlı olmaya başladılar mıydı her şeyin farkında olabiliyor, topluluk içinde, ulus içinde ya da türümüz içinde varlığımızı sürdürmek, hayatta kalabilmek için neyin iyi ya da kötü olduğunu fark edebiliyoruz ve ayakta kalabilmenin önlemlerini alıyoruz. Kabiliyetimiz ötesinde bir durum değil bu. İnsan topluluklarından görünen sınırlı fakat ahlaki ve etik davranış derecesini açıklamak için Tanrı’nın varlığına ihtiyaç duyulmasını ben anlamıyorum.

***

Katılımcı: Din adamları hayaletler ve mucizeler sunuyorlar. Fizikçiler denklemler sunuyorlar. Bunlar arasındaki temel fark nedir?

Carl Sagan: Çok iyi bir soru. Neyin ne olduğunu nasıl söyleyebiliriz? Yapabileceğimiz bir şey, onun tekrarlanabilir, tahkik edilebilir olması üzerinden açıklama yapmaktır. Örneğin, şöyle ki, Newton’dan sonraki fizikçiler, düşmeye bırakılan bir cismin t süresinde kat ettiği mesafe, hep istikrarlı olarak t süresinin karesine eşittir derlerse ve sen böyle olduğundan şüphe edersen deneyi yapabilir ve göreceksin ki düşmesi için geçen süre iki misliyse, cisim, dört misli mesafe kat eder. Hızın süreyle orantılı olarak arttığını da ifade ederler. Bunu da kontrol edebilirsin. Bir köprüden bir taşı serbest düşüşe bırakabilirsin ve bu alandaki iddiaları kontrrol edebilirsin. Bir süre sonra, hiç olmazsa, bu konuyla ilgili olarak, fizikçilerin ne dediklerinin farkında oldukları kanaatine varırsın. İşin tuhafı Budist fizikçiler de aynı düzen istikrarıyla karşılaşırlar. Ve Hindu fizikçiler, Tanrı’ya inanmayan ateist fizikçiler ve Hristiyan fizikçiler hep aynı düzenli istikrarla karşı karşıya kalırlar. Hepsi de doğanın kanununun hep aynı olduğunu görürler. Yerel kültüre, yerel yetiştirme tarzına dayanmadığını görürler. Fizikçilerin söylediklerinin Yerküre’nin her yerinde gerçek olduğu görülür. Sonra da diğer gezegenlere bakıyorsun, diğer yıldızlara, diğer galaksilere, ve aynı kanunlar uygulanıyor. Bu demek değildir ki her fizikçinin her öne sürdüğü fikir böyle bir düzen istikrarı derecesine sahiptir. Fizikçiler de herkes gibi yanlışlar yapar. Fakat fizikçileri sahip olduğu avantaj aralarında bir kuşku geleneğinin yerleşmiş olmasıdır ve bu gelenek öne sürdükleri fikirleri birbirlerinin kontrol etmesinde de söz konusudur. Oysa dinde profesyonel sınıftan birinin dediğine karşı çıkıldığında bundan hoşlanmıyorlar. Fizik alanında bu böyle değildir. Bir fizikçi başka bir fizikçinin öne sürdüğü fikrin doğru olmadığını öne sürmekten, yeni bir fizik ilkesi kanıtlar gibi memnuniyet duyar. Ve Newton’ın ünlü sözünü biliyorsunuz, “Eğer çok ilerisini görebildimse, bu devlerin omuzları üstünden bakabilmem sayesinde oluşmuştur.” diyor. Bundan kastettiği, bilimde sürekli ilerleme olduğunu söylemektir. Ve işin derinine doğru bakma, birbirini karşılıklı denetleme sayesindedir ki konu güçlü olarak ileri adımlar atmaktadır. Oysa Tanrı’nın varlığına dair mevcut farz edilen dinsel kanıtlara bakacak olursan, yüzyıllardır köklü yeni bir kanıt -kanıt geçerliliği bir yana- sunulmayışı kayda değer bir husustur…